Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşayıp balığa hasret kalmanın burukluğunu en derinden hisseden kentlerin başında, şüphesiz Çanakkale gelir. İki yakasını dünyanın en zengin biyolojik koridorlarından biri olan Çanakkale Boğazı’nın birleştirdiği bu şehirde, trajikomik bir çelişki yaşanıyor. Karadeniz, Marmara ve Ege arasındaki göçmen balıkların geçiş yolu üzerindeyiz; her gün tonlarca lüfer, palamut, sardalye ve çipura bu sulardan ağlara takılıyor. Ancak ne acıdır ki, kordonda yürürken denizin kokusunu içine çeken Çanakkale halkı, akşam balık haline uğradığında cüzdanını yakıp kavuran bir "lüks" tablosuyla karşılaşıyor. Soruyoruz: Çanakkale halkı, kendi boğazından çıkan balığa neden bu kadar uzak?
Bu sorunun cevabı, denizlerimizdeki plansızlığın, ekonomik dengesizliklerin ve yerel avcının sahipsiz kalışının ortak bir özetidir. İlk ve en büyük neden, yerel balık pazarının küresel ve ulusal büyük hallerin gölgesinde kalmasıdır. Çanakkale Boğazı’nda sabaha karşı ağları dolduran o kaliteli, taze balıklar henüz karaya ayak basar basmaz büyük oranda kamyonlara yükleniyor. Hedef belli: Alım gücünün çok daha yüksek olduğu İstanbul ve Ankara gibi metropollerin büyük balık halleri. Yerel balıkçı, emeğinin karşılığını peşin ve toplu almak adına rotayı büyük şehirlere çevirince, Çanakkale’nin kendi tezgâhlarına sadece bu büyük sevkiyatlardan geriye kalan kısıtlı miktar ulaşıyor. Arz az, talep yerel düzeyde bile olsa yüksek olunca, fiyatlar otomatik olarak el yakıyor. İstanbul’daki lüks bir restoranda sunulan lüferin fiyatı, Çanakkale tezgâhındaki fiyatı doğrudan belirliyor.
İkinci büyük darbeyi ise yükselen maliyetler ve endüstriyel avcılık vuruyor. Akaryakıt fiyatları, ağ ve tekne bakım masrafları, işçilik giderleri derken küçük ölçekli yerel balıkçının denize açılma maliyeti katlanarak arttı. Büyük endüstriyel gırgırlar boğazın açıklarında ya da Ege’nin girişinde balık sürülerini daha göç yolunun başındayken adeta "vakumlayarak" tüketiyor. Kıyı balıkçısına, Sarıçay’ da ilkel şartlarda barınmaya çalışan o küçük teknelerin sahiplerine ise denizden sadece kırıntılar kalıyor. Az çıkan balık, yüksek maliyetle birleştiğinde tezgâhtaki etiketin üzerine adeta bir "lüks vergisi" eklenmiş oluyor. Çanakkale’nin simgesi olan sardalye bile artık mevsiminde dar gelirlinin sofrasına rahatça misafir olamıyor.
Bir diğer ironi ise şehirdeki balık tüketim kültürünün ve altyapısının yerel halkı koruyacak şekilde organize edilmemiş olmasıdır. Belediyelerin ya da kooperatiflerin, doğrudan üreticiden halka ulaşan, aracıları aradan çıkaran tanzim satış benzeri kalıcı mekanizmaları yok denecek kadar az. Durum böyle olunca, boğazın hemen kıyısında yaşayan bir emekli, bir işçi ya da bir öğrenci için balık yemek, ancak ayda bir kez cesaret edilebilen bir lüks aktiviteye dönüşüyor.
Çanakkale, boğazın bereketiyle yıkanan bir şehir olabilir ama bu bereketi adil paylaşamadığımız sürece deniz şehri olmakla övünemeyiz. Çanakkale halkının kendi sularının lezzetine yabancılaşması, sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda bir kent kültürü erozyonudur. Yerel yönetimlerin balıkçı kooperatiflerini desteklemesi, balığın metropollere kaçmadan önce bir kısmının yerel halk için şehirde kalmasını sağlayacak haller ve denetim mekanizmaları kurması şarttır. Aksi takdirde biz kordonda denize bakıp iç çekmeye, dev gırgırların topladığı balıkları ise sadece uzaktan izlemeye devam edeceğiz. Boğazın balığı öncelikle Çanakkalelinin hakkıdır; onu tezgâhlarda hapsedilen bir lüks olmaktan kurtarma vakti gelmiştir.
Doç. Dr. Halit Kuşku
Çomü Denizcilik Meslek Yüksekokulu Müdürü
Yorumlar
Kalan Karakter: